Sadece özgür olanlar yaşayabilir, ama yaşayanlar özgür değildirler.

Son Nefese Sığdırılmış Oyun

Mahallelerinde beton bile yoktu, bütün evler kerpiçtendi. Temiz su bulmak neredeyse imkansızdı, yemek ise sınırlıydı. Şehrin merkezinde hakaret söylemleri ve kavgalar eksik olmuyordu. Merkezin aksine burası küçüktü; betondan evler, alışveriş merkezi bulmak imkansızdı. Etrafta leş bir koku vardı, her yer toz duman… En yakın okul bile neredeyse 300 km uzaktaydı. Geceleri ışık bile olmayan evlerden ara sıra bağışlar yükselir, ardından bir deriye indirilen sopa sesleri gelirdi.Yetişkin insanlar şehir merkezinde genellikle  8 ile 9 saat arasında çalışır eve geç gelirlerdi. Şehirde bir avuç para karşılığında ne kadar ağır çalıştırıldıklarını çocuklara yansıtmamaya çalışırlardı. Ne de olsa on beşine giren herkes çalışmaya mecburdu. 

Herkes işe gittiğinde boş kalan alanı fırsat bilen küçücük çocuklar ise yalın ayak ordan oraya koşturarak oyun oynuyorlardı. Saçları başları dağınık, üstlerindeki kıyafetler toz içindeydi, haftalardır yıkanmıyorlardı. Hepsinin midesi açlıktan dümdüz olmuştu. Çöpten buldukları patlak bir topla futbol oynuyorlardı. Bazı yaşlılar onları görüp, “Yazık, çok yazık” diyerek iç geçiyorlardı, bazılarının ise gözleri doluyordu. Selim tepeden bakan kızgın ateş topunun altında nefes nefese topa koşuyordu. Arkadaşından çevik bir çalımla topu almış hızlıca kaleye doğru ilerliyordu. Altındakı kurak toprak hepsinin ayaklarını yakıyor, ayaklarındaki çatlaklara toprak kaçınca hepsinin yüzü buruşuyordu. Selim topu iki taşın arasından geçecek şekilde ayağını kaldırmış şut atacaktı ki yer sallandı en son gördüğü birkaç binanın yerle bir olduğuydu, sonra dumandan bir şey göremedi.

Tekrardan geldi o sağır edercesine yüksek çarpma sesi, camların kırılma sesleri ve binaların yıkılma sesleri bu sesi kovaladı. Her yer sallanıyordu, herkes bağırıyor bir şeyler arıyordu. Feryatlar havada uçuşuyor, oluk oluk tozdan etraf görünmüyordu. Etrafta kanlı bedenler yatıyordu, herkes bu bedenlerin başında ağlıyor, yerle bir olmuş evlerinden bir kalıntı arıyorlardı. Saf kaos bu olmalıydı, herkesi birbirine katan bağırışlar, ağlayışlar, feryatlar, koşuşturmalar ve susuzluktan çatlamış toprağı sulayan kanlar. Tekrar geldi o devasa toplar, ve bir daha da aradı arkası kesilmedi. Herkes yer altında bir sığınak bulmak ve içine girmek için birbirini eziyordu.

Biri kucakladı Selim’i, koştura koştura karanlık rutubet kokan bir yere götürdü. O loş ışıkta saatlerce yattı selim sanki kış uykusuna yatmış bir ayı gibi derin ve sessiz uyuyordu. Gözlerini açtığında başında uyuya kalmış ve çalışmaktan bitkin düşmüş ablasını gördü. Etrafta gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş insanlar vardı. Yavaşça kalmaya çalıştı, bir anda “Ah” diye inledi. Bileği çok acıyordu ve sarılıydı. Ablası onun sesini duymuş olmalıydı ki gözlerini araladı. Selim’e bir bakış attı sonra birbirlerine sarıldılar, herkes onları izliyordu. Aslında çok şanslılardı. “Annem ve Babam nerede?” diye sordu Selim. Ablası başını öne eğdi, gözleri buğulandı ve boğazı düğüm düğüm oldu, bir şey demedi, diyemedi.

Aylarca o küçücük odacıkta kaç kişi bilinmez beraberce kaldılar. Yemek az olduğundan hasta ve yaşlılara öncelik verildi. Bazen arta kalanları Selim de yiyebiliyordu. Dışarıyı özlemişti Selim, haberler duyuyordu orduları büyük kahramanlıklar sergiliyormuş. O da kahraman olmak istiyordu, dünyayı kurtarmak; zaten süper kahramanlar da öyle yapmaz mıydı? Ablasından gizli dışarı çıkmaya karar verdi, bunun için geceyi beklemesi gerekiyordu.

Tüm odada herkes sıkış tepiş yattıktan sonra uyuduklarında emin olana kadar harekete geçmedi. Yavaşça yere serilen sergiden sıyrıldı temkinli ve küçük adımlarla çıkışa ulaştı. Sabah ne de olsa geri dönerdi, artık özgürdü. Her yer yıkılmıştı etraftaki bedenler yerli yerindeydi. Şehir yolunda yana saçılmış eşyalar ve ev kalıntıları bulunmaktaydı. Selim koşmaya başladı annesi ve babasına haber vermeliydi. Ayaklarındaki çatlakların acımasına aldırmadan koştu.

Hiç bir şey istediği gibi gitmedi siyah yeşil giyimli 4 asker çıktı karşısına. Birden kendisine silah doğrultulan Selim, ne yapacağını bilemedi. Silah ne idi onu dahi bilmiyordu. Kaçmaya çalıştı ancak onu elinden yakalayan asker kaldıkları odadan daha soğuk ve daha küçük bir yere tıktı. Bir yere gidiyordu Selim ama neresi olduğunu anlayamıyordu, herhalde şehirdi. Sabah vardıklarında onun gibi üstü başı toz ve yırtık olan bir sürü çocuk vardı. Aklından türlü düşünceler geçti Selim’in.

Her gün yeni çocuk eklenip, birkaç çocuk gidiyordu. Gidenleri bir daha gören olmasa da diğer çocuklardan anlaşabilenler gayet iyi anlaşıyordu. Ama askerler onlara hiç iyi davranmıyorlardı. Zaten yemek yemeyen çocuklar iyiden iyiye bitkin düşüyorlardı, hastalanıp ölen çoktu. Selim hayatında böyle bir vahşeti ilk defa görüyordu. Gitme sırası ondaydı, belki de onu daha iyi bir yere götürürlerdi. Dışarı çıktılar ve buraya gelirken bindiği arabaya bindiler. Bu sefer tek değildi yanında askerler ve çocuklar vardı. 

Geldikleri yerde beyaz çuvallardan duvarlar örülmüştü. Küçük bir labirent gibi gözüküyordu. Askerler indiler ve silahlarını hazırladılar. Bir asker ise çocuklar labirentin önüne dizdi ve onlardan oyun oynamalarını istedi. Selim’in suratına buruk bir tebessüm yayıldı. Çocuklar birbirlerine baktılar, ne olduğunu anlamamışlardı ama ilk defa onlara oyun oynadıkları için kızılmıyor, üstelik oyun oynamaları isteniyordu. Koşuşturan çocukların birinin mutluluğunu ani bir kurşun deldi. Çocuklar kalakaldı, arkalarındaki askerler silahlarını bu sefer onlara doğrultunca kaçmadan oynamaya devam etmek zorunda kaldılar.

Böyle oyun mu olurdu, silahların ucunda oyun oynanmazdı ki. Sonra yanındaki kız da gitti Selim’in. Selim aldanmayarak masum bir şekilde oynamaya devam etti. Sonra kalbinin altında bir acı hissetti. Elini oraya götürdü, kanıyordu. Yavaşça yere yığıldı, üç günlük yemek yemeyen Selim’in karnı adeta doymuştu hem de en sevdiği yemekle. Gözünün önüne son kez sokaktaki futbol arkadaşları geldi. Tanımadığı ve sadece oyun içinde gördüğü arkadaşları. Yüzündeki tebessüm büyüdü ve gözleri kapanmadan önce ablasının buğulu gözlerini gördü. 

Savaştı bu, büyüklerin oyunu.

RAW is a WordPress blog theme design inspired by the Brutalist concepts from the homonymous Architectural movement.

Subscribe to our newsletter and receive our very latest news.

Geri dön

Mesajınız gönderildi

Uyarı
Uyarı
Uyarı!

Yorum bırakın