Belki 10 belki 12 gün olmuştu boyanalı. Üzerinde hiçbir leke yoktu. Yerde ise hâlâ boya kalıntıları vardı. Dışarıdan gelen soğukluğu öylece içeri veriyordu. “Soğuk” dedi, cılız bir sesle ve “Çok soğuk” diye devam etti. 3 saattir aynı duvarı izliyordu. Sonra yataktan kalktı, ayağındaki zinciri düzeltti. Yan taraftaki kitapları ayağıyla ittirdi. Kaç gündür buradaydı artık arkasındaki duvara yazmayı bırakmıştı, ancak yazdığı kadarıyla bir yılı doldurmuştu.
Gardiyanın ayak sesiyle irkildi. Ardından hücre kapısına vuruldu, “Yemek” dedi acımasız soğuk bir ses. Soğuk bir türlü ve yanında buz gibi olmuş pilavi içeri koyup kapıyı tekrar kilitledi. Kız tekrar yatağına geçti, gardiyan hiç gelmemiş gibi davrandı. Yanında bulunan kitaplardan birini aldı. En sevdiği kitabı aldı, galiba altıncı okuyuşuydu. Başlığı baktı, “Şeytan’ın Günlüğü”, ilk satırı okuyacaktı ki aklı dünkü kavgaya gitti.
Bu hücrede artık 7/24 kalmasının nedeni buydu. Dün yemekhanede kavga etmişti. Gözü şiş ve mordu, dudağı patlamıştı, diğer kısımlarında da yer yer morluklar vardı. Zinciri bence ayağına değil boynuna asmalılardı. En azından intihar edebilirdi. Bıkmıştı artık bu koğuştan. Karşısındaki duvarı bu nedenle boyamışlardı. En son intihar denemesinde yakalanmış, bütün duvar kan olmuştu. Gerçi yeni boyanmış duvarı kan izleri ve rutubet lekeleriyle dolu çatlak duvarı tercih ederdi. Daha çok şey anlatırdı ona bu izler. Kısacası yaşanmışlıkları…
Gardiyan tekrar geldi, koğuşun kapısını açtı. Kız istifini bile bozmadı. Gardiyan ayağıyla yemek tepsisini kaydırdı, sonra yine o soğuk sesiyle “Ziyaretçin var” dedi. Kızın gözleri büyüdü, şaşırmıştı çünkü kendisinin ziyaretçisi olabileceğini hiç düşünmemişti. Gardiyanın peşinden gitti, çıplak ayakları yere her bastığında hem kesikleri acıyor hem de üşüyordu. Ziyaret odasına geldiğinde ayakları çoktan alışmıştı. Gözleriyle etrafı taradı, küçük kardeşini gördü, yanında üvey abisi vardı.
Ayağındaki zincirlerin şıkırtısının başkalarına rahatsızlık verebileceğini düşünmeden sandalyeye koştu. Bir çocuk gibi mutlu olması gerekiyordu, ancak oturduğu anda içini bir mahzunluk kapladı. Yüzüne bakamadı kardeşinin, ne eder, ne diyebilirdi? Yavaşça telefona uzandı.
Kardeşi sevecen bir şekilde “Nasılsın?” dedi. Kız yine o cılız ses tonuyla “iyiyim.” dedi sadece. Üvey abisi tiksinerek ona bakıyordu, onu bildi bileli öyle bakıyordu zaten. Kardeşi, ablasının hâlâ olay nedeniyle ablasının ona karşı mahçup olduğunu sezmişti. Söze başladı.
“Senin suçun değildi, ben de oradaydım. Sen sadece yardımcı olmaya çalıştın, hepsi bu. Azıcık gül artık n’olur?”
Kızın gözleri yaşardı.
“Peki” dedi ve bir tebessüm yayıldı suratına. Abisi artık kardeşini dürtmeye başlamıştı. Bunun üstüne iki kardeş vedalaşıp ayrıldılar. Kim bilir, bir daha ne zaman konuşurlardı.Kız koğuşuna geri döndüğünde yorganı üstüne çekti ve o günkü olayları düşünmeye başladı.
O zamanlar on-sekizine daha yeni girmişti. Reşitti artık, bu nedenle de gezip tozuyordu. O gün tek öz kardeşini almış beraber geziyorlardı. Ona eskiden çalıştığı kafede bir şeyler içirmek istiyordu. Yolda konuşa konuşa giderken kalabalığın neden toplandığını merak etti.
Giyiminden hem evsiz hem de serseri olduğu anlaşılan bir adam vardı. Adam elindeki bıçakla herkesten zorla para istiyordu. Olayın etrafında olanları çeken ve izleyenler vardı. Sonrası çok hızlı gelişti. Adam bıçağı marka giyinmişim bir kadına çevirdi. Kadınla hararetli bir şekilde tartışıp, hiddetini alamayarak kadını saçından tutarak yerde sürüme başladı.
Kadın itaat etmeyince onu üç yerinden bıçakladı. Adam bir kadına bir de eline baktıktan sonra bıçağı atarak kaçtı. Ambulans ararsa çok geç olabilirdi. Herkes daha olayın etkisindeyken o kadının yanına koştu. Bıçağı delil olarak çantasına attı. Bileğine bağlı olan fuları çıkartıp kadının kesik bölgelerine bastırdı. Kadını kucağına, kardeşini de omzuna alarak var gücüyle hastaneye koştu.
Vardığında nefes nefese kalmıştı. Kanları gören hemşireler bir sedye getirdi ve kadını ameliyata aldılar. Kadının yaşama şansı yoktu. Doktorlar polisi aramıştı, yaklaşık 15 dakika sonra polis iki kardeşi de dinledikten sonra kızı nezarete aldılar. Kardeşini ise ailesi gelene kadar karakolda beklettiler.
Ev halkı karakola geldiğinde annesi o yapmaz diye feryad ediyor, babası ve ağabeyleri aleyhine konuşuyordu. Polis amiri hepsini susturup odaya teker teker alarak konuştu. Kızın suçlu olduğunu biliyordu ancak konuşmalardan sonra bu iyice netleşmişti. Ardından aileyi, kadının öldüğünü ve artık işin sadece dava kararına bağlı olduğunu söyleyerek uğurladı.
Üç gün sonra sabahleyin onu nezaretten çıkarmışlardı. Nezaretten çıkıp doğruları anlatacağı için çok mutluydu ancak zangır zangır titriyordu. Bir polis onu kolundan tutup mahkeme salonuna götürdü. Elleri hala kelepçeliydi. Gözleri yaşlı annesine ve kardeşine baktıktan sonra başını eğdi. Ne olacağı hakkında hiçbir fikri yoktu. O anda yargıç ve savcı salona girdi. Artık her şey için çok geçti, mahkeme başlamıştı.
Mahkemede yargıcın susun diye bağırdığı zamanlar çok olmuştu. Ara sıra hararetli tartışmalar çıkmış polis müdahalesi gerekmişti. Mahkemenin sonuna yaklaşılınca babası yerinden kalkmış “Senden bir şey olmayacağı belliydi. Canavarsın sen canavar!” diye bağırınca polisler onu dışarı çıkarmak zorunda kalmıştı.
Kızın gözünden yaşlar akıyordu. Yargıç son defa delillere baktı ve polis raporunu okudu. Tokmağı vurdu, odayı ölüm sessizliği kaplamıştı. Ardından yargıcın müebbet hapis cezası vermesiyle kızın hayatı kararmıştı. Oysa sadece yardım etmek istemişti, şimdi ise zincirlere mahkumdu.



Yorum bırakın