Sadece özgür olanlar yaşayabilir, ama yaşayanlar özgür değildirler.

İstanbul Hastalığı

Saat sabah 10 civarlarında bir telaş vardı insanların üzerinde. Henüz daha 9 -10 yaşlarında gibi gözüken, kıyafetleri eski bir çocuk bağırıyordu sokakta “Yazıyor, yazıyor…” Gazete satmaya çalışıyordu. Ne için, ne derdi vardı bilinmez. 20-45 yaşları arasında insanlar endişeyle yürüyordu sokakta. En dikkat çekeni 19 yaşında iyi giyinimli bir üniversiteli gibiydi, hızlı ve telaşlı adımlarla bir yere yetişmesi gerekmişçesine yürüyordu. Bir ara sokakta ise çocuk bağrışları yükseliyordu. Çamur ve toz içinde kıyafetleriyle yüzlerinde masum ve hırslı ifadelerle kendilerini kaptırmışlardı. “Mustafa topu bana at” dedi içlerinden bodur ve hafif şişman olan. Az ilerde teyzeler vardı kapı önüne oturmuş konuşan, ellerinde çekirdek, gıybet yapıyorlar. Ve onları bölen bir ses “Taksim, taksim binmeyen kalmasın.”! Sonuçta İstanbul’du burası. Kimsenin düşünceleri, kimsenin hayatı benzemezdi ancak tek bir tabloydular beraber.

     Gara bir tren düdük çalarak yanaştı. Yolcularda hafif bir hareketlilik başladı. Ayağa kalkıp yavaşça bavuluna uzandı. Dengesini korumaya çalıştı sonra tren durdu. Uzun sarsıntılı bir yolculuktu onun için, ayrılığın burukluğu kaplamıştı içini. Ne yapacağını bilmiyordu ancak hafif bir heyecan ve gurur vardı içinde. İstanbul’daydı hayallerinin şehri. Üniversiteliydi artık bu şehirde, bir geleceği vardı. Bavulunu aldı, yüzünde hem acının hem de mutluluğun okunabildiği tebessümle. Etrafını süzdü meraklı ve arayış içindeki gözlerle. 

Cebinde babasının tarlada fazladan geceleri de çalışarak aldığı telefon ve annesinin 10 yıllık birikimi vardı. Maddi durumları iyi değildi ancak o buradaydı, bir şeyler için çabalamak için. Kadıköy dolmuşuna doğru yürüdü hızlı ve ürkek adımlarla titriyordu tepeden tırnağa. Ellili yaşlarında olan bir amcanın yanına oturdu. Elinde mahallenin okumuşlarından birinin tutuşturduğu adres vardı. Dolmuş doldu, ve motorun hırlı sesleriyle konuşmalar başladı içerde. Başını cama yasladı ve dışarıyı seyretmeye koyuldu konuşmaları aldırmayarak. Durak geldiğinde son kez bir dolmuşa baktı ve iç çekti “Ne kadar garip” diye düşündü, indi. 

Tazecik ekmek kokusu geliyordu fırından, çok acıkmıştı ama bunu yeni farkedebilmişti. Hemen gideceği yere ulaşmayı umdu ve yoldan geçen birine naif ve dinlendirici bir ses tonuyla adresi sordu. Adam kaşlarını çattı kağıdı okudu. Kıza hayretle baktıktan sonra kalın ve ağızlı bir dille yolu tarif etti. Adrese vardığında yıllardır görüşmediği dayısı açtı kapıyı. Sıkıca sarıldılar ve sıcacık bir konuşma başladı aralarında. Yengesi kuzenlerını almaya gitmiş, dönecekmiş az sonra. “Aç mısın?” diye sordu. Kızın  karnı guruldadı o anda. Hafif bir kıkırdadılar. Beş on dakika sonra yengesi geldi eve.

Kuzenlerinden biri koşup kucağına atladı. Neşeyle ve birazcık da hüzünle geçirdiler akşamı. Ertesi sabah üniversiteye gitti, heyecanla. Hocalar çok disiplinli ve nettiler. Onun gibi çok kişi vardı farklı yerlerden gelen. Bir iki kişi ona doğru yaklaştı. Aralarında tanışma niyetli bir konuşma geçti. Sonra konu konuyu açtı derken bir iki güne yakın arkadaş oluverdiler. Bir sabah göğsü sıkışarak uyandı. Feci bir ağrıydı bu öksürmeye başladı, sanki ciğerleri çıkacakmış gibi hissediyordu. Üşüttüm galiba diye düşündü, pek önemsemedi. Ancak her gün ağrı katlanarak arttı, öksürükler sıklaştı artık iki kelime kurduğu anda öksürmeye başlıyor ve göğsü sıkışıyordu. 

Doktora görünmesini söyledi etrafındakiler. Randevusunu aldı. Perşembe sabahı gidecekti hastaneye çantasını hazırladı. Sabah yine acıyla kalktı sanki binlerce şiş saplanıyordu göğsüne. Zorla da olsa hazırlandı, yol boyunca öksürük krizleri oldu. Bir kaç test alındı, röntgen çekildi, İçeri doktor girdi. Yüzünde kederli, soğuk ve acırcasına bir bakış vardı. “Herhangi bir yakının var mı?” dedi. “Yok” diye cevapladı, kötü bir şeyler sezmişti. Kendisinde kalsın istedi. Doktor elindeki sonuçlara son bir kez daha bakıp “Açıkçası sonuçlarınız pek iç açıcı değil, kötü haberlerim var size. Bunu söylemek çok zor ancak çaresiz bir hastalığın pençesindesiniz” dedi doktor soğuk bir ifadeyle, gözlerindeki acıma tamamen yok olmuştu. O anda bir iki yaş döküldü kızın yanağından “Hayır” dedi duyulmayan kısık bir sesle. 

Eve vardığında tek bir kelam bile etmedi. Tüm ev halkı enerjisine o kadar alışmıştı ki garipsediler. Ne olduğunu öğrenmeye çalıştılar ancak nafile,bıçak açmadı kızın ağzını. Gece uzun uzun düşündü kız, onu görmemeliydiler bu halde anlarlardı. Ayrı bir eve taşınmaya karar verdi, annesini aradı ve ona arkadaşlarıyla ayrı eve çıkacağını dayısını pek rahatsız etmek istemediğini bildirdi. Annesi boğuk ve hayatın acısını taşıyan yürekten bir sesle “Sen bilirsin lakin dikkatli ol herkese güvenme” dedi. Kız bir kaç gün emlakçıları gezdi, bir ev buldu sonunda kirası da iyiydi üstelik. 

Eşyalarını toparladı ve yerleşti, alt komşusu bir üniversiteli gençti onun gibi. Üst komşusu ise yalnız yaşayan yaşlı bir teyze. Yalan söylemişti annesine bunu içinden atamıyordu, düşünceler ve pişmanlık kemiriyordu içini derken kapı çaldı. Kız kapıyı açtı, alt komşusu gelmişti. Kız bir afalladı sanki bütün sıkıntılarını unutmuştu, gözlerinin içine bakınca. Titrek bir sesle onu içeri buyur etti. Genç adam içeri girdi biraz etrafı süzdü. Birer kahve içip, kurabiye yediler. Birbirlerine sorular sorup konuştular, samimiydiler. Sonunda genç adam kalktı, kız “Gelir misin tekrar?” diye sordu. Genç adam evet dercesine başını salladı ve alt kata indi. Kız o merdivenleri inene kadar kapatmadı kapıyı. Kapı kapanış sesini duyduğunda o da kapattı. 

Garip hissetmişti, böyle hissetmemişti daha önce. Sonra bir anda öksürmeye başladı. İlaçlar fayda etmiyordu anlaşılan, kanseri hala ilerliyordu. Saklıyordu halen. Aylar, geçti genç kızla genç adam da yakınlaştı. Ancak kızın saçları dökülmüş, peruk kullanmaya başlamıştı. Korkuyordu onu böyle görse ne düşünürdü acaba. Üniversiteye alışmıştı ara sıra dışarı çıkıyordu arkadaşlarıyla. Öksürük krizlerine rağmen bir şey çaktırmamaya çalışıyordu. 

Gece vakti saat 7 civarında bir his doğdu içine bir kalem bir kağıt aldı eline. Ve yazmaya başladı hayatına dokunan her biri için. En son genç adama yazdı mektubu, yazarken anlattı hiç açıklayamamasına rağmen ona aşık olduğunu. Kapı çaldı birden o gelmişti. Alelacele mektupları sakladı kapıya koşup açtı. Her zamanki gibi onu içeri buyur etti.

 Konuştular doya doya. Kız ayıramadı gözlerini ondan. Belki de son geceleri, son saatleriydı kızın. Kapı eşiğinde gözleri doldu kızın. Hiçbir şey çaktırmamaya çalışıyordu halen; ailesinin gözünde başarılı, gururlu, güçlü kızdı o. Hüsrana uğratamazdı onları. Her gece gününü anlatır başarılarından annesi babasına bahseder onları mutlu etmeye çalışırdı. O an sıkıca sarıldı genç adama hissetmişti. Sona gelmişti artık. Genç adamda bir şüphe uyandı ama kız o kadar içten sarılmıştı ki soramadı. Sabah kahvaltıya davet etti kızı. Kız “Olur” dedi titrek ağlamaklı bir sesle. Kapıyı kapattı gözünden bir kaç damla yaş düştü halıya. Mektuba koştu, hıçkırarak ağladı masa başında. Bir hüzün şehriydi İstanbul artık onun için.

     Saat üç sularında o büyük meraklı gözler açılmamak üzere kapandı. Sabah’ın sekizinde kapıyı çaldı genç adam ama açılmadı kapı, tekrar ve tekrar çaldı ama açan olmadı. Kapıyı kırarak açtı genç adam ve mektubu buldu üstünde bir iki mürekkebi dağıtmış gözyaşıyla. Sessizce göz yaşı döktü. Ailesine haber verildi kızın. Gözyaşlarına boğuldu annesi, kızının tabutunun başında. Ağlamayan o koca yürekli babası bile gözyaşı döktü kızı için. Acımasız hayat yine garibanları vurmuştu, her zaman yaptığı gibi. Ve kim bilir kaç kişiyi ayırmıştı İstanbul; kaç aileyi çaresiz, kaç seveni sevgisiz bırakmıştı. Gecenin karanlığına karışan İstanbul’un parlak ışıkları etrafa loş bir ışık yayarken hıçkırıklar ve gözyaşları kaplıyordu yine insanlardan çıkan. Sonuçta herkes kaderin mahkumuydu. 

RAW is a WordPress blog theme design inspired by the Brutalist concepts from the homonymous Architectural movement.

Subscribe to our newsletter and receive our very latest news.

Geri dön

Mesajınız gönderildi

Uyarı
Uyarı
Uyarı!

Yorum bırakın