Hafif şiddette lodos estikçe sazlıklar ve şeytan mumları sallanıyordu. Suyun kenarında balık tutan insanlar duruyor, ara sıra da birbiriyle sohbet ediyorlardı. Delikanlı gezmek ve suya girip ferahlamak istiyordu. Yanında kardeşini de getirmişti. Kardeşi daha altı yaşlarında, yanakları tombul, kumral bir çocuktu. Toprakla oynamayı çok severdi.
Kardeşi suyun kenarında taşlarla ve toprakla oynarken o balıkçıların yanına konuşmaya gitti. Hava sıcaktı, lodos havayı daha da sıcak yapıyordu. Delikanlı konuşurken bile terlemişti, acaba balıkçılar nasıl dayanıyor diye düşündü yanlarından dönerken. Sonra üstünü çıkarıp kendini göl suyuna bıraktı.
Serin su çok iyi gelmişti, gölün ortalarına gitmemeye çalışıyordu. Göl suyu insanı çeker, o yüzden boğulmak çok kolaydır. Yıllarca böyle gelmiş bir deyişti, ancak yine de temkinli olmaya çalışıyordu. Baya serinlemişti, kardeşi aklına gelince kafasını kaldırıp kardeşine ufak bir bakış attı. Hala orada çamurla oynuyordu.
Gölden çıkıp, yiyecek almak için motorunun yanına gitti. Arka sepetinden yarım karpuz ve peynir ekmek çıkardı. Müthiş bir ziyafetti. Kardeşi hâlâ oynuyordu. Annesinin her eğlenmeye gideceği vakit kardeşini ona kitlemesinden nefret ediyordu. Ama yine de bakmak zorundaydı. Şu an arkadaşlarıyla bir eğlence merkezinde olabilirdi veya kız arkadaşıyla bir kafede. Bu düşünceler içerisinde fark etmeden de olsa sinirle elindekileri sıkmış, ekmek neredeyse hamurlaşmıştı.
Tam sepeti kapatacak iken, çikolatayı fark etti. Annesi kardeşi için koymuş olmalıydı. Tekrar bir dışlanmışlık hissetti. Ona hiç böyle şeyler alınmamış, her zaman geçiştirilmişti. İyi hatırlıyordu, küçükken diğer çocuklar yerken canı çekerdi. Annesi de, babası inşaat işçisi olduğundan paraları az olurdu, her zaman “Buna paramız yok, belki sonra” derdi. Şimdi neredeyse 20 yaşındaydı, çikolata için yaşı çoktan geçmişti.
Kardeşinin yanına dönüp elini gölde suya tutmasını söyledi. Kardeşi zaten karpuzu gördüğü gibi ağzının suyu akmaya başlamıştı. Ellerini suya tutup gelmesi sadece birkaç saniye aldı. Oturup yedikten sonra kardeşi göle girmek istediğini söyledi. Abisi derine gitmemesi hakkında onu uyarıp muşamba üzerine uzandı. Kalktığında ise neredeyse akşamüstü olmuştu. Saatine baktı, eve geç kalmışlardı. Kardeşine baktı, orta yerlere çok yakında ama su üzerindeydi.
Seslendi, hiç tepki alamadı. Bir daha seslendi, yine tepki yoktu. Şüphelenmeye başlamıştı. “Gelmeyeceksen gelme, ben gidiyorum bak” dedi ve motora yöneldi. Hâlâ ses gelmeyince kontrol etmeye karar verdi. Suda biraz ilerledikten sonra vücudu kaskatı kesildi, tüyleri diken diken oldu, yüzü beyazlaştı. Hayalet görmüş gibiydi. Yanaşmak, yüzünü çevirmek, şaka yaptığını düşünmek istiyordu. Ama kardeşinin soluk teni bu düşüncenin aleyhine bir delildi.
Titrek bir sesle “Göksu” dedi. “Şakanın sırası değil” dedi ardından. Ses yoktu. Göl sanki küçük çocuğun kefeni gibiydi. Olduğundan daha berraktı ve çarşaf gibiydi. Sonunda ona ulaşıp kucaklamıştı. Küçük bedenin soğukluğu etrafı kaplamıştı. Dışarı çıkıp battaniyeye sardı, birazcık olsun ısınması ümidiyle.
Annesi feryatlar içindeydi, babasını ilk defa gözü yaşlı görmüştü. Jandarmanın gelmesi dakikalar alsa da ona saatler gibi gelmişti. Ama kim haber vermişti? Kendisi mi? Nasıl olmuştu tüm bunlar? O mu yapmıştı? Hatırlıyor muydu?



Yorum bırakın