Saat tam yedide bir alarm ötmeye başladı. Kız yavaşça gözlerini araladı, alarmı kapattı. Sabah rutinini gerçekleştirdi, ev halkını uyandırmadan kahvaltısını hazırlarken işe gitmesem mi diye düşündü. Sahile inebilirdi, takvime baktı Salı günüydü. O kavurucu sıcağın altında insanların terli kokularıyla ordan oraya yetişmeye çalıştığı Salı pazarı günüydü. Bir an pazar mı gitsem diye düşündü sonra tekrar sahile gitmeyi kafasına koydu. Sonra aklına dondurma yiyen el ele tutuşmuş vıcık vıcık aşıkların da orda olacağı aklına geldi, sırf onları görmemek için gitmekten vazgeçti. Tek çare işe gitmek gibi görünüyordu.
Kahvaltısını yaparken neden her yaz çalışmak zorunda olduğunu sorguladı. Aslında iyi de kazanıyordu haftada 100 lira. Bir kuaför çırağına göre gayet iyiydi ama Türkiye’nin şartlarına bir öğrenci için yeter miydi? Kahvaltıyı toparladıktan sonra üstüne değiştirdi. Bağcıklarını bağladı ve dışarı çıktı. Çok sıcak olacak bugün diye düşündü. Kuaföre giderken yeni yıkılmış yerine yenisinin temelleri hala atılmamış huzurevinden geçti.
Arabaların hız yarışı yaptığı, etrafı evlerle çevrili bir yola geldi. Burayı geçip sağa dönünce varmış olacaktı. Sağa baktı orda ne görsün küçük bir oğlan topun ardında koşuyor. Arabanın son süratle geldiğini ve duramayacağını biliyordu. Elindeki çantayı attı, son hızla çocuğa doğru koştu. Çocuğu tuttuğu gibi yoldan dışarı itti. Sonra çarpmanın etkisiyle yaklaşık 8 metre savruldu.
Başını koluyla korumuştu ancak hem bacaklarında hem de kolları acı içerisindeydi. Arabanın içerisindeki 25 yaşındaki sürücü panikledi, hava zaten çok sıcaktı ve o soğuk soğuk terlemeye başlamıştı. Ne yapacağını düşünüyordu. En iyi çözüm yolu olarak kaçmayı buldu, geri geri gitti ve tekrar gaza bastı. Kızın üstünden geçmişti.
Kız yerde yatıyordu arabanın geri gittiğini görünce durup onu acile götürecek sandı ama öyle olmadı. Araba üstüne doğru gelmeye başladı. Kız kırılan kemiklerin çatırtısını işitmişti. Canı çok yanıyordu. O sırada feryatlar içinde bir anne oğluna doğru koştu onu sarılıp öpmeye başladı. Kız kısık sesiyle yardım edin anca diyebildi. Sonra zaten bilincini kaybetti.
Oğlanın babası koşup yardım edin diye bağırmaya başladı. Kız yavaş yavaş acı çekerek ölüyordu. Telaşla telefonu aldı, titriyordu. Çok korkmuştu, oğlu az daha ölüyordu ama şuna onu kurtarmaya çalışan gencecik bir kızın hayatı tehlikedeydi. Acili aradı titrek sesle konuşmaya başladı, ara sıra kekeliyordu. Hatta telaştan adresi unuttu.
Yaklaşık on dakika sonra ambulans gelmişti. Acil servis görevlileri kızın etrafında oluşan kalabalığı ayırıp kızı sedyeyle hastaneye taşıdılar. Çok trafik vardı, siren çalmasına rağmen yol açılacak gibi değildi. Kızın ölüm riski fazlaydı. Ambulans şoförü daha uzun ama boş olan bir yola girdi ve daha kısa sürede hastaneye varmayı başardılar.
Kızın ameliyatı on sekiz saat sürdü. Midesinde iç kanama vardı. Dirseği, diz kapağı ve ayak bileği tamamen parçalanmış, platin yerleştirilmesi gerekiyordu, geri kalan yerlerinde ameliyat gerektirmeyen kırıklar bulunuyordu. Yüzünde dikişlik bir kesik vardı. Hepsinin tamamlanması uzun sürdü. Ameliyat sonrasında komaya alındı ancak ziyaretine hala birisi gelmemişti. Yakını yok mu diye düşündü onu ameliyathane doktor. Annesinin ve babasının adını hastane kayıtlarında arattı. Annesi vardı, geçen ay hastaneye gelmişti.
Telefon numarasıyla annesini aradı, durumdan haberdar etti. Annesinin ağzında bir cikletle vardı. Laubali bir tavırla “Eee yani, hastaneye mi gelmem gerekiyor şimdi!” dedi. Doktor bu cevap karşısında kıza hem acıdı, hem de annesine öfkelenerek “Yok, gerek yok!” diyerek telefonu kapattı. Kız yarım gün sonra komadan çıktı. O çıkana kadar doktor başında bekledi.
Kızın hem iki kolu hem de bacağı alçıdaydı. Kaburgasında ve köprücük kemiğinde kırık vardı. Açıldığı için doğrulamıyordu. Annesi gece hastaneye gelmiş, ona bağırıp çağırıyordu. “İşimi mahvettin, pislik seni! Bir kere de başına bir şey gelmesin be, gece çalışıyorum ben kızım. Sabaha kadar başında bekleyemem! Duydun mu beni?”
Bütün hastane ayağa kalktı. Kız çok utanıyordu, gözünden buğulanmıştı. Annesi bir türlü sakinleşmiyordu. Şuna neredeyse evsiz kalmıştı. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Kafasını yana çevirdi, doktorla göz göze geldi. Doktor kızın bir daha asla yürüyemeyeceğini biliyordu ve ona bu haberi vermeye gelmişti. Ancak annesiyle olan telefon görüşmesi ve yaşanan olaydan dolayı daha sonra söylemeye karar verdi. Annesi onu defalarca evden kovduktan sonra en sonunda hastaneden çıktı.
Doktor gece nöbetçi olduğu için kıza haberi gece vermeyi düşündü. Kız ise iki saat boyunca aralıksız ağladı, doktor dayanamayarak gidip onu sakinleştirdi. Ağlamaması şartıyla ona hastane yemeğinden daha iyidir şey getireceğini ancak kötü bir haber vereceğini söyledi. Kız o anda çok aç olduğunu ve yanına konan yemekten bir kaşık daha alamadığını farketti. Kafasını olur anlamıyla salladı, bunu yaptığında köprücük kemiği acımıştı.
Doktor kantinden ona sucuklu kaşarlı tost ve meyve suyu getirdi. Ardından anlatmaya başladı. Kız o kadar açtı ki sıcacık tostu büyük ısırırlarsa yemeye başladı. Doktor onun bu yitirince güldü, kız ise boş gözlerle ona baktı. Bu tatlı olaydan sonra kız bir daha asla yürüyemeyeceğini öğrendi.
Elindeki tost az kalmıştı, gözlerinden istemsizce yaşlar boşalıyordu. Hayır dedi kız, olamazdı böyle bir şey. Gezmeyi çok seven bir kızın başına bu gelemezdi. Yazdan nefret ediyordu, hem bütün arkadaşları tatildeyken o çalışıyor hem de artık yürüyemiyordu. Lanetli bir mevsimdi yaz.



Yorum bırakın